Logo

06 Temmuz 2009 Pazartesi




















Fleet Foxes

Indie'nin patladığı yer altından yeryüzüne fışkırdığı 2000'li yılların ilk yarısında keyfimize diyecek yoktu. Bir yanımızda Strokes diğer yanımızda Franz Ferdinand ve Bloc Party gitar müziğiyle bizi yeniden dans ettirmeye başlamıştı. Fakat ilerleyen yıllarda bu yağmurun sağnağa dönüşeceğinden habersizdik. Plak şirketleri çoktan seçici olmayı brakmış her önüne gelen Converse'li gence album yapma olayına girişmişlerdi. Bizde tabi boş duracak değildik, intikamımızı korsan albümlere abanarak aldık.

Tabi bu gençler arasıdan yıllarca sıkılmadan dinleyeceğimiz bir sürü yetenekli adam ve kadın da çıktı. Son dönemlerde İndie musuluğundan gelen sular kesilir gibi oldu. Ağırlık rock star imajlı elektronikçilere kaydı. Gitarların sesi iyice kısıldığı yerini sample ve turntable lere braktığı şu günlerde beni biraz olsun gitar sesine kulak vermeye iten Fleet Foxes var.

Gereksiz Indie grupları yüzünden iyice uzaklşatığımız gitarlara dönüş için bi sebep olarak gördüğüm Fleet Foxes'la bir kış gecesi internette göz göze geldik. Evet plak şirketlerine hala kızgınım ve hala internetten albüm indiriyorum.

Son dönemin en dikkat çekici ve geçen yılın en güzel albümlerinden birine imza atmış, internette araştımasam ve aksanlarına bakmasam İngiliz olduklarından emin olduğum bu Indie Folk grubuna teşekkürü borç bilirim.
Sonradan öğrendik ki Seattle lıymış arkadaşlar. Nirvana'yi, Soundgarden'i ve hala Pearl Jam'i barindiran bir kentten daha az kaliteli birşeyler beklemek de hata olurdu. Nereli olurlarsa olsunlar bağrımıza basmak şart oldu arkadaşları. Tek tek isimlerini sayıp kimin hangi çalgıyı çaldığını saymayacağım. Zaten oldum olası pek sevmemişimdir o tarz yazıları. Onun yerine bir uzun cümlede niye sevmeniz gerektiğindeb yada benim niye sevdiğimden bahsedeceğim.

İlk dinlemede sizi etkileyecek eski müzikler gibi tınlayan bir sound a sahipler -sound demekten pek hoşlandığımı söyleyemem ama onun yerine ses dersem olmaz gibime geliyor. yada olur niye olmasın -. sessikzlik kadar güzel ve bi okadar derin melodilere sahip birden çok şarkı var aldümde. Neden olduğunu bilmiyorum ama bu adamların müziği severek çaldığı izlenimine kapılıyorum her dinlediğimde.

Bir cümlede anlatcam demiştim dimi? Sözümü tuttum.

Link || Myspace


03 Temmuz 2009 Cuma








We Have Band - You Came Out





























The Dead Weather


Verdiği sayılı konser biletlerinin çıkar çıkmaz tükendiği, süper grup The Dead Weather kimdir? Kısa geçmişinin başlangıcından beri 'süper grup' sıfatıyla anılan The Dead Weather'ın süperliği formülünde yatıyor: The White Stripes'ın vazgeçilmezi Jack White bu sefer bateride; The Kills'in vamp vokali Alison Mosshart, Queens of The Stone Age gitaristi Dean Fertita ve The Raconteurs ile The Greenhornes gruplarının basçısı Jack Lawrence ile birlikte.

Kadroyu göz önünde bulundurunca, yaptıkları müzikten çok şey beklenmesi de normal. Jack White'ın prodüksiyon şirketi Third Man Records'dan çıkacak ilk albüm Horehound, Temmuz ayı ortasında raflarda yerini bulacak. Müziklerinde, topluluğun bileşimindeki grupların izlerini bulmak da çok kolay. Alison'ın Kills tarzı vokali, Queens of The Stone Age soloları, Raconteurs'a özgü klavye ritmleri, Jack'in White Stripes'tan gelen rock n roll ruhu; hepsi bir arada.

Grup kısa bir DVD niteliğindeki konser videolarını hayranlarına mail atarken, 'Treat Me Like Your Mother' klibinin fırtına öncesi sessizlik ve öfke dolu trailer'ı izlenmeli. Grubun nostalji kokan stil sahibi dünyasına girmek, TMLYM kısmından bahsedilen video trailer'larını izlemek ve hatta bir 45liğin nasıl üretildiğine dair fikir sahibi olmak için resmi site: The Dead Weather.


İnternetten canlı da yayınlanmış olan, grubun henüz bugün hayranlarıyla paylaştığı performanslarını izleyip kendiniz karar vermek içinse: From the Basement: Live: The Dead Weather

01 Haziran 2009 Pazartesi



























Link||İn'dir Vol.13

17 Nisan 2009 Cuma








Empire Of The Sun - Walking On A Dream

05 Nisan 2009 Pazar

























Juvelen

Prince, eğer Michael Jackson'la çok büyük bir funk jam albümünde ve bazı birinci sınıf yazarlar ve üreticilerle çalışsaydı sesi İsveç’ten kime benzerdi? Bence kesinlikle Juvelen gibi olurdu.. 31 yaşındaki elektro-pop star’ın sesi genç ve fresh olmasına karşın, şarkı sözleri ve tutkusu, onun hayati deneyimlerini ele vermektedir.

Aslında Juvelen, bu endüstriye hiç de yabancı değil.. Geçmişte başarılı rock grubu ile bu müzik dünyasında yer almasına karşın, funk ikonu Prince sayesinde, müzik kariyerinde rota değiştirmiş bir isim..
Kendini tek kişilik boyband olarak tanımlayan Juvelen, Prince’in B sınıfı kopyası müziği ile aslında eğlendiriyor. “Don’t Mess” onu üne kavuşturan ilk parça olmasının yanı sıra, Prince’e olan bağlılığını (egemenliği altında kalma) gösterdiği de ilk parçadır. Akılda kalıcı ve üzgün moddaki sözlere sahip “Hanna” dan sonra“Baby, When You’re Gone” ile bu yeteneğini devam ettirmiştir. Davul ve bas, yavaş ve seksi ritmler ve kararsız fakat kesik kesik gelen elektronik sesler Juvelen’in sesi ile birlikte kulağa, ipeksi bir pürüzsüzlükte gelmektedir.
Juvelen’in sesi dinlediğiniz her sesten daha farklıdır. Prince ile büyümeyen jenerasyon için Juvelen bir fenomen olabilir, ancak Prince’i bilenler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. O, şarkılarını falsettoya yakın bir ses tonunda söyler ve saf pop şarkılarına ruh kazandırır.

Gereksiz Bilgi: Her ne kadar kendisine iki beden büyük gelse de Juvelen ismi İsveç dilinde mücevher anlamına gelmektedir..

Myspace || Juvelen

01 Nisan 2009 Çarşamba








Unkle- Heaven

18 Mart 2009 Çarşamba






















RocknRolla

Guy Ritchie'yi nasıl bilirsiniz? Bilmeyenleriniz için söyleyeyim kendileri “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” , “Snatch” gibi benim için izleme rekorlarını elinde tutan filmlerin yönetmeni ve yazarı, “Revolver” gibi hala anlayamadığın filmin yine yönetmeni ve yazarıdır. Magazin severseniz muhtemelen bu adamı Madonna'nın kocası olarak biliyorsunuzdur.

“Lock, Stock and Two Smoking Barrels” ve “Snatch”i izlediyseniz “RocknRolla”da sizi neyin beklediğinden muhtemelen haberdarsınızdır. Şimdi kafanızda “yine mi aynı konu?” gibi bir soru belirmiştir. İnternette yaptığım araştırmalarda da gördüm ki sizin gibi düşünen bir sürü insan söz konusu. Evet yine aynı konu. Yine İngiliz aksanı, yine ölmeyen Ruslar, yine İngiliz sokak mafyası, yine herkesin peşinde olduğu bir obje ve en önemlisi karmaşa ve sürpriz son. Yinelerle dolu olsa bile hala izlemesi çok zevkli. Olmayan şeyleri de söyleyeyim tam olsun. “Jason Statham” ve “Vinnie Jones“ yok. İnternet ahalisi buna çok üzülmüş kırılmış. Bana sorarsanız “Gerard Butler“ çok doğru bir şeçim olmuş ama Vinnie'yi görmek isterdim.
Ama kim bilir belki 2 ve 3 ün çekimlerine dahil olabilirler. Filmin üçleme olacağı yönünde ciddi dedikodular söz konusu. Filmin sonu da buna çok müsait. Ayrıca filmi bir giriş filmi olarak görmek bünyemde hafif bir sabırsızlığa yol açıyor.

Guy Ritchie karakter yaratma ve sevdirme konusunda en çok güvendiğim yönetmenlerin başında geliyor. RocknRolla' da bu konuda yine çok başarılı olmuş. Filmde dikkatimi çeken bir diğer konu da “Pulp Fiction”göndermeleri oldu. Her ikisinde de çok benzeyen dans sahnesi ve ne olduğunu filmin sonunda da anlayamadığımız bir obje söz konusu. Bir tek ben mi fark ettim bunu diye düşünüp sonsuz başvuru kaynağımız internete başvurup tek olmadığımı görüp üzüldüm. Bir adam daha var.

Filmin başı Guy Ritchie filmine yakışmayacak şekilde yavaş ilerlese de diyalogların sağlamlığı filme adapte olmayı kolaylaştırıyor. “Revolver” ve ”Swept Away”den sonra yönetmen için köklere dönüş filmi olmuş. Demek ki neymiş insan en iyi bildiği işi yapmalıymış. Dikkat edilmesi gereken sahneler diye bir alt başlık eklemeyi düşündüm sonra ne kadar saçma bir fikir olduğunu fark edip kendime kızdım. Ama yine de içimdeki o inanılmaz salak isteğe karşı koyamayarak alt başlık olmadan tek bir sahneyi ayıp olmasına rağmen işaret parmağımla işaret edeceğim. Şu karşıdaki sahne.

Saçmalamayı kesip “piyano başında sigara üzerine hayat dersi” dersem izlemeyen okur ördek gibi monitöre bakacak. Dikkatsiz okur filmi bir defa daha izleyecek. Dikkatli okursa ayrıntıyı yakaladı diye anlamsız bir coşku ve mutluluk içinde olacak. Benden bu kadar ayrıntılar ve fragman altta.


Filmin özeti
Aksiyon-komedi tarzındaki film çağdaş Londra’nın yüksek suç ve düşük yaşam şartlarına tehlikeli bir yolculuk niteliğinde. Bu öyle bir Londra’dır ki emlak en büyük pazar olarak uyuşturucunun yerine geçmiştir; ve suçlular da bu pazarın en ateşli girişimcileridirler. Ama bu piyasa girmek istiyorsanız, ister Bir İki (One Two) gibi küçük bir sabıkalı (Gerard Butler) ister Uri Obomavich (Karel Roden) gibi şaibeli bir Rus milyarderi olun, görmeniz gereken tek bir adam vardır: Lenny Cole (Tom Wilkinson).

Eski ekolden bir gangster olan Lenny hangi ipleri çekeceğini bilmektedir ve önemli konumdaki her bürokratı, simsarı ya da gangsteri avucunda tutmaktadır. Lenny tek bir telefonla bürokrasiyi ortadan kaldırabilmektedir. Ama sağ kolu Archy’nin (Mark Strong) de dediği gibi, Londra değişen zamanların sıfır noktasıdır çünkü Doğu’nun büyük gangsterlerinden, sokaklardaki aç suçlulara kadar herkes, ticaret ve suçun kurallarını değiştirmek için birbirleriyle yarışmaktadır.

Kapılacak milyonlar varken, Londra’nın tüm yeraltı suç dünyası bundan payını almak için birbirine karşı ya da birbirleriyle komplolar kurmakta, işbirliğine girmekte ya da çatışmaktadır. Fakat gerek büyük patronlar gerek adi suçlular baskınlık kurmak için mücadele ederken, milyonlarca dolarlık bir anlaşmanın gerçek ödülü Lenny’nin öldü sanılan ama aslında gayet canlı olan keş rock yıldızı oğlunun (Toby Kebbell) kucağına düşer.

Filmin Özeti sineturk.com dan alıntıdır.

Fragman

30 Ocak 2009 Cuma























28 Ocak 2009 Çarşamba











Pdf Mags

Uzun süredir aklımda olan ama nedense hep unuttuğum geç kalmış bir site tanıtımıyla karşındayım sevgili okur. Bu elimde gördüğünüz web site içinde birbirinden güzel yüzlerce e-dergi barındırmakta. Sitenin adından da anlaşılacağı gibi dergilerin büyük bir bölümü pdf. Dergilerin bazıları o kadar güzel ki bedava olduklarına inanmakta zorlanıyor insan.

Güzel bir zaman geçirgeci olmasına rağmen insan basılı derginin değerini daha iyi anlıyor gezindikçe. Ağaçlar yok oluyor anlıyorum da bu elektronik ortam hafiften bizi yok ediyor gibime geliyor. Üşenme ziyaret et sevgili okur.

Link || Pdf mags























Låt den rätte komma in

Suyundan mıdır yoksa havasından mı bilmiyorum ama bu İsveçliler el attıkları her şeyde başarılı olmaya yemin etmiş gibi iş yapıyorlar. Eğer soğuk havasıysa bütün bunlara sebep olan kış aylarında biz niye bu sarı kafalılar kadar yaratıcı olamıyoruz hiç anlamıyorum.

“Låt den rätte komma in” bir vampir filmi. Ama bildiğimiz şimdiye kadar izlediğimiz vampir filmlerinden değil. Gus Van Sant vampir filmi yapmaya kalksa muhtemelen ortaya böyle bir şey çıkardı. Vampir filmi dedim ama şimdi pişman oldum sevgili okur. Film bir drama aslında. Dramada da denmez hani. Drama drama...
Dramamızda “Eli” isimli 12 yaşında olduğunu iddia eden ama anlayabildiğimiz kadarıyla 100 yaşını devirmiş küçük bir kız -ki sonradan kız olamadığını anlayacağız- ve ona aşık olan sürekli arkadaşları tarafından dövülen, itilip kakılan “Oskar” ana karakterlerimiz. Birde Eli'nin babası var ki babası olduğuna inanmadım ben hiç. Küçük yaşta Eli'ye aşık olmuş başka bir çocuk olduğuna dair ciddi şüphelerim var.

Hemen belirtelim film bir kitap uyarlaması. Kitapta Eli aslında hadım edilmiş bir erkek çocuk. Zaten film boyunca elini söyledikleri yeterince kafa karıştırıcıydı bunu öğrenince iyice kafam karıştı.

Soğuk, tekinsiz ve bol karlı uzun İsveç gecelerinde küçük vampirimizin yaşam mücadelesi ve aşkı bizi duygulandırıyor duygulanmasına ama aslında vampirin açlık mücadelesine neden duygusal bir yaklaşım sergiliyoruz ona bir anlam veremedim ben. Filmin bunu bize yaşatabiliyor oluşu bir başarı. Alkışlar filmin yönetmeni “Tomas Alfredson”a. Başta da söylediğim gibi diğer vampir filmlerine hiç benzemiyor. Vampirlerin çoğu filmde kapitalizme bir gönderme olarak – ikisi de kan emerek bir yerele geliyor ya o hesap - kullanıldığını düşününce farkı biraz daha ortaya çıkıyor filmin. Ya da yönetmen kapitalistlerin de aşık olabileceğini anlatmıştır diğerlerinden pek bir farkı yoktur filmin. Ya da ben şakacılığı bırakmalıyım artık...

Sağlam kaynaklardan aldığım duyumlara göre (!) Hollywood bu güzel filmi bok etmek için kolları sıvamış. Berbat bir tekrar çekim daha ufukta belirdi.
Vampir filmi sevmiyorsanız drama niyetine izleyin derim. Hatta final sahnesi için bile izlenebilecek bir film. Sarı kafalara beni başarısız hissettirdikleri için gıcık oluyorum. İlk gördüğüm İsveçlinin platin sarısı saçlarını yolarak intikamımı alacağım için rahat olsun sevgili okur.

05 Ocak 2009 Pazartesi







Gotye- Hearts a Mess

22 Aralık 2008 Pazartesi





























18 Aralık 2008 Perşembe























Black Kids

Black Kids bu yaza damgasını vuran gruplardan birisi oldu. Hareketli melodileriyle, insanı yerinde duramayan, dans etmesini sağlayan bir hava soktular. Hiç çekinmeden tüm şarkılarında, nefesim kesilene kadar dans ettiğimi söyleyebilirim. Şu an yağan yağmurun etkisiyle Sigur Ros'un Hvarf-Heim albümünü açmış dinliyor olsam da, Black Kids adı ve I'm Not Gonna Teach Your Boyfriend How To Dance With You şarkısının aklıma düşen melodisi beni neşelendirmeye yetti.

Black Kids 2006 yılının mart ayında Amerika'da kurulmuş. Grubun kadrosu şöyle; Owen Holmes, Kevin Snow, Dawn Watley, Ali Youngblood ve Reggie Youngblood. Soyisimlerinde de tahmin edebileceğiniz gibi Ali ve Reggie kardeş. Yayınladıkları ilk kayıt 2007 yılında, Wizard of Ahhhs adıyla çıkıyor.
Bir yıl sonra da ilk albümleri Partie Traumatic yayınlanıyor. Yaptıkları tarz indie-pop olarak sınıflandırabilir. Synth ve Brit-pop esintileri de albümde yer bulmuş.

Black Kids dinlemiş olan herkesin aklından, vokalin Robert Smith'i andırıyor olduğu geçiyor.
O kadar benziyor ki, bir forumdaki tartışma konusu, grubun vokalinin Robert Smith olduğu yönündeydi.
Grubun vokali tabi ki Robert Smith değil, Reggie Youngblood. Reggie'nin vokali bu benzetmelerin hakkını verecek kadar Smith'i andırıyor.

Bu albümün yapımcılığını Suede gitaristi Bernard Butler üstlenmiş. Albümdeki Brit-Pop esintilerinin de Bernard Butler sayesinde bulamış olduğunu söylebiliriz. Partie Traumatic uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir albüm olmasa da, sizi eğlendirmeye, dans ettirmeye yetiyor.




Wake Up, Freak Out - then Get a Grip (Türkçe) from de scape on Vimeo.